Gerçek hackerlar ve Topu geçirenler
by faik, 01.11.08 at 12:42 am :: Fikir : Günlük :: permalink :: rss
Gerçek Hackerlar
Bir şeyi gözümde büyütmekten ve ya abartmaktan hoşlanmıyorum. Ama iş hayatımda, mesleki becerilerimde ve hatta bir çok alanda farklı bakış açıları kazanmamda özgür yazılımın büyük etkisi olmuştur. Çünkü dolaylı yoldan onu oluşturan harika topluluğu keşfetmemi sağlamıştır. Gerçek hackerları…
Hacker sözcüğünün toplum genelinde özünden alakasız ve yanlış çağrışımlar yapıyor olması ne kadar üzücü. Oysa tam tersi, kelime manası itibariyle yaratıcı düşünme kabiliyeti olan, pratik düşünce ve kıvrak zekaya sahip; bir şeyleri kıran, bozan değil üreten insanlardır kendileri. Interneti yapan, C (ve ya bir başka) programlama dilini yazan, ilk grafik tabanlı interaktif kişisel bilgisayarı garajlarında geliştiren (ki kendisi yıllarca malzeme için parası yetmediğinden kağıt üzerinde tasarım yapmıştır), Unix’i, Linux’u geliştiren ve daha bir çok bugün farkında olmadan kullandığımız teknolojilerin arkasındaki insanlardır, gerçek kahramanlardır, sanatçılardır. Onlar aykırıdır, farklıdır, meraklıdır, kurcalayandır, sorgulayandır.
Tüm bu kavram karmaşasının temellerini, bilgiye ulaşmasını beceremeyen, kavrayamayan, yorumlayamayan, karşısındakini de aptal zanneden, cahil ve tembel bir takım gazete ve medya mensupları atmışlar zamanında. Ve onların hataları da, yeni nesillerin, gözlerinin önündeki bir perdede oynayan sahte dünyanın arkasındaki gerçek dünyayı keşfetmelerine, ulaşmalarına halen engel olmaya ve onları yanlış yönlendirmeye devam ediyor.
Neye Göre?
Ufak bir firmada kısa süre çalıştıktan sonra geçtiğim için, ilk iş yerim diyelim. İlk büyük yazılım şirketim. Henüz özgür yazılım ile tanışmamıştım. İşe başlamadan önce kafamda şöyle bir tablo vardı: Gideceğim iş yerinde konularında uzman harika programcılar bulacaktım. Onların omuzlarından yazdıkları kodlara bakarak, ben de kendimi geliştirecektim. Toplantılara katılacak, hararetli tartışmalar ile bir yazılımın nasıl tasarlandığını öğrenecektim.
İlk günlerim. Ufak bir yazılım projesi işi çıktı. Uzun süredir orada çalışan bir arkadaşın yanına gittim ve “Abi ne zaman başlıyoruz? Toplantı yapmayacak mıyız? Tasarım?” diye sordum. O da “Nasıl yani? Yapacaksın işte sen…” dedi. Kafam karışmıştı. Yazılım üzerine okuduğum onca yazı ve araştırdığım konulardan sonra beklediğim cevap bu değildi. Sorun firmanın tasarım yapmadan yazılım yapıyor olması gibi küçümsenebilecek bir şey de değildi. Benzer şekilde yaşadığım gördüğüm ve beklediğimin dışında bulduğum onca şeyden sonra zamanla farkettim ki asıl sorun etrafımdaki insanlardı.
Bir konuda, iş yaparken bu işi mutlaka en iyi şekilde yapmanın bir yolu olmalı diye düşündüm hep. Mutlaka birileri bu iş için iyi bir yol geliştirmiş olmalıydı. Sonuçta ilk yapan ben değildim. Bir yerlerde benden çok daha akıllı insanların olduğu kesindi. Bu da beni araştırmaya ve öğrenmeye itiyordu. Fakat zamanla gördüm ki, çoğu insan bu basit sorunun cevabından hatta sorunun kendisinden çok uzaktı: “Daha iyi bir yol yok mu?”. Belki işinden zevk almamak, belki tembellik ve belki de cahillik.
Hayatında bir ya da iki programlama kitabı okumuş, okulda öğrendiği programlama diliyle kod yazmaya başlamış, işini bir şekilde yaptıktan sonra da kendi kendine çok güzel oldu bu diye ortada dolaşan bir takım insanlar. Yalnızca kod yazmış, kendi kodunu görmüş ve kendi yazdığı kodun güzelliğinden bahseden insanlar. Soru: “Neye göre güzel?”
Topu Geçirebilmek
Orta okulda tenefüslerde ve beden derslerinde sık sık masa tenisi oynardık. Çok sık oynadığımızdan aramızda artık iyi oynamaya başladığımızı düşünürdük. Herhangi bir yerde masa tenisi konu olsa ben iyi oynuyorum diyebilirdim.
Fakat aramızda bir arkadaş vardı ki, bizden çok farklı oynardı. Raketlerimize tek tek bakar, yüzünü buruşturur ve zar zor bir tane beğenirdi. Bizi “yeniyor” olmasından öte, hareketlerindeki uyum ve estetik ilgimi çekmişti. Kendisine gidip sorduğumda, hazırlık sınıfından beri Galatasaray spor klubü masa tenisi şubesine devam ettiğini öğrendim. Ben ve bir arkadaşım daha yazılmaya karar verdik.
İlk gün, hocam beni bir robotun (top atıcı) karşısına geçirdi, elime bir raket verdi ve raketi, bileğimi ve kolumu nasıl tutmam gerektiğini ve topu nasıl karşı tarafa geçirmem gerektiğini anlattı. İlk beş-on topu, raketi beraber tutarak geçirdikten sonra biraz izledi, bir kaç uyarı sonrası beni yalnız bıraktı. İlk öğrettiği hareket forehand hareketiydi. Bir süre aynı hareketi tekrarladıktan sonra masaya geçtim. Karşımda daha eski bir kursiyer ile forehand çalışmaya başladık. Haftalarca aynı hareketi çalıştıktan sonra backhand’e geçtim.
Klube sabah erken saatlerde gidiyordum. Bu saatler acemi ve yeni öğrenenler grubunun saatiydi. Akşama doğru A takımı oyuncuları antreman için gelirdi. Arkadaşım da içlerindeydi. Onları izlerken anladım ki aslında ben hiç bir şey bilmiyormuşum. İnsan bir süre bir spor ile uğraşınca oyuna daha farklı bir şekilde bakmaya başlıyor. Antremanlarda yapmaya çalıştığın hareketleri karşında yapabilen insanları görüyorsun. Ve daha dikkatle bakıp, nasıl yaptıklarını kavramaya çalışıyorsun. Şunu da anladım ki, yanlış öğrenilen bir şeyi düzeltmek gerçekten çok zor.
Bir süre sonra acemiler grubundan orta seviye grubuna geçtim. İki yıl sonunda da hocam beni A takımı antreman saatlerine kaydırdı. Bu benim için harikaydı çünkü ilerleyebilmek için her zaman kendinden daha iyileri ile oynaman gerekiyordu. Tabi karşı taraf için aynı şey söylenemez.
Oyunumu ilerletince etraftan video kasetler arayıp bulmaya başladım. Çok iyi beceremediğim bir takım ileri seviye hareketleri, profesyonel oyuncuların videolarını izleyip, onları taklit ederek uygulamaya ve bu şekilde oyunumu ilerletmeye çalıştım.
Aslında her spor için aynı şey geçerli. Bir takım temel hareketler mevcut. Temel hareketleri öğrenip, uyguluyorsun. Hareketler refleks olana kadar sürekli tekrar ediyorsun. Profesyonel sporcuları izleyip oyununu ilerletmeye çalışıyorsun ve onlardan ilham alıyorsun. Temel hareketler iyice oturduktan sonra kendine özgü bir stil geliştiriyorsun.
İnsanın herhangi bir konuda kendi başına gelebileceği yerler sınırlı. Ya geldiği noktada keşfettiği şeyler zaten kendinden daha önce birileri tarafından keşfedilmiş olduğundan zaman kaybetmiş olur ya da bir şeyler yapıyor olmanın verdiği keyfin sarhoşluğuyla kim ve nerede olduğundan habersizdir. Gerçek cahillik neyi bilmediğini bilmemek ve bunun farkında olmamaktır.
Nasıl ki iyi bir şair ve iyi bir yazar bulunduğu noktaya gelebilmek için kendinden önceki binlerce büyük şair ve yazarın eserlerini okumuş, özümsemiş ve ardından gerçekten bir şeyler üretmeye başlamışsa, iyi bir yazılımcı olabilmek için de sizden çok daha iyilerin kitaplarını okumanız ve tecrübelerinden faydanlanmanız gerekir. En önemlisi ise kodlarını okumanız gerekir. Kod yazmaktan çok, kod okumanız gerekir. Ardından yazılanları kendi kodunuzda uygulamaya, taklit etmeye çalışmanız gerekir ki bir süre sonra okuduğunuz kodlardaki kalıpları ve yaklaşımları özümseyip, ilerde karşınıza çıkacak tüm problemleri çözebilecek bir hale gelebilesiniz. Sonrasında ise siz de gerçekten üretmeye başlayabilirsiniz. Siz de iyi bir yazılımcı ve bir gün iyi bir hacker olabilirsiniz. Yoksa bir gün, ne kadar oynarlarsa oynasınlar, topu karşı tarafa geçirmekle iyi bir oyuncu olduklarını düşünenlerden olursunuz…


Comments
January 11, 2008 @ 1:15 am, by Gökmen GÖKSEL
January 11, 2008 @ 1:20 am, by Çetin
January 11, 2008 @ 1:43 am, by Ozan Çağlayan
January 11, 2008 @ 2:54 am, by Şükrü
January 11, 2008 @ 11:21 am, by Serdar
January 11, 2008 @ 12:22 pm, by serdar güler
January 11, 2008 @ 2:44 pm, by Hakan Darama
January 11, 2008 @ 4:06 pm, by Ahmet AYGÜN
January 11, 2008 @ 5:14 pm, by Guardian
January 11, 2008 @ 6:28 pm, by Eren Türkay
January 11, 2008 @ 11:48 pm, by Eyüp BEYAZ
January 20, 2008 @ 1:29 am, by Güray
Add a comment